3.01.2011
İyiliklerin Önü Kesilmesin
<"Çölde bir kişi devesiyle seyahat ederken kumların üzerinde perişan bir vaziyette duran bir adam görür ve ona yardım etmek susuzluğunu gidermek için deveden aşağıya iner o perişan duran adam deve sahibini konuşturur bir boşluktan faydalanarak devenin üstüne atlar ve deveyle üzerindeki malları alır kaçırır hızla deve sahibinden uzaklaşırken .
Deve sahibi devesini kaçırana seslenir ve " Ey kişi devem senin olsun ama ne olur bu yaptığını kimseye söyleme anlatmaki senin yaptığın bu hareket yayılırsa insanlar böyle ıssız yerlerde garip kalmış kişilerin yanında durmaya cesaret gösteremez, durup yardım etmez ,iyiliklerin önü kesilir ve garipler perişan olur"
Çok erdemli bir düşünce değilmi giden malına değil İyiliklerin önü kesilmesin diye dertlenen bir insan portresi.
HATA DÜZELTME USULÜ
..'Bir adam halkın huzurunda İmam-ı Ali'ye (ra) şöyle seslendi:
- Ya Ali... Sen şu hususlarda hatalı hareket ettin... Senin bu hatalarını isbat
etmek benim için hiç de zor değildir... İstersen yanlışlarını bir bir şurada
halkın huzurunda göstereyim..
-İmam-ı Ali ra bu adama şöyle cevap verdi:
-Bana nasihat edip eksiklerimi doğrultacak, hatalarımı düzelteceksen, bunu
ikimizin arasında kimsenin bulunmadığı bir yerde yap... Zira benim hatalarımı
düzeltirken ne ben kendi nefsimde, ne de sen kendi nefsinden halkın
huzurunda emin olamayız... Sen Ali'nin hatasını isbat ettim diye gururlanabilir,
ben de kusurlarım isbat edildi diye darılmış olabilirim... Bu hal ise ikimiz için
de hayırlı olmaz...
En iyisi bana yapacağın nasihati halkın huzurunda değil, HAKKIN huzurunda
yap .... Hata düzeltecekken bir hata da sen yapma....
Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:
-Benim bundan öğrendiğim şu oldu,der.
-Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.
Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur.
Hayata bir öğrenci gözüyle bakabilirsek insanların ve kainatın bize bir şeyler öğretmek ve bizim kendimizle yüzleşmemizde katkı sağlamak adına çok önemli bilgilerle dolu olduğunu göreceğiz
Sevgi ve saygılarımla
İnce bir ders ( Gençler için çok önemli )
<<"Padişah acemi bir köleyle gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini, ( zahmetini, eziyetini ) tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes âciz vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı. ” Müsaade buyurursanız, ben onu sustururum !” dedi. Padişah da ”lütfetmiş olursunuz ! ” dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü. ” Bundaki hikmet ( herkesin bilmediği gizli sebep, sır, bilinmeyen nokta ) nedir ?” diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi. ” Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selametin ( kurtuluşun ) kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet ( gönül ferahlığı, mutluluk ve her istediğine kavuşmak ) de böyledir. Bir felâket görmeyen kimse, huzurun kıymetini bilemez. ”
GENÇLER! Başarı başarısızlık, iyilik kötülük, sıkıntı rahatlık, mutluluk mutsuzluk mutlaka tatmanız gereken hayat cilveleridir; aksi halde ömür boyu ham kalmaya ve hayat gemisinde tır tır titremeye mahkum olursunuz (Alıntı)
At Terbiyecisi.
Adamın biri çok güzel bir at sahibiydi. Yalnız bu küheylanın bir kusuru vardı. Trenin sesinden ve düdüğünden çok korkardı. Sahibiyle gezerken trenin sesi ve düdüğünü duyunca hayvan ne yapacağı şaşırır, sanki deli divaneye dönerdi. Bu huyuna sahibi çok kızıyor ve hayvanı dövüyordu. Zavallı hayvan artık iki korku yaşamaya başladı, hem trenin korkusu hem de tren geldiğinde sahibinin kendisini dövme korkusu. Bu huyuna dayanamayan atın sahibi atı satmaya karar verdi. Ve atı bir at terbiyecisi satın aldı. Atın bu huyları tespit eden at terbiyecisi, yanında şeker taşımaya başladı. At, tren sesini duyup huysuzlaşmaya başladıkça yeni sahibi ona şeker vererek sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu böyle bir müddet devam ettikten sonra artık at bırakın trenden korkmayı ve dayak yeme duygusunu yaşamayı, trenin gelmesini dört gözle beklemeye başladı.Çünkü at terbiyecisi olan yeni sahibi o an geldiğinde kendisine şeker vere vere onun huyunu değiştirdi ve üzerindeki korkuyu atmakla kalmayıp, o anın gelmesini bekleme huyunu kazandırdı.
” İşte eğitimin farkı ”
Atın trenin sesi ve düdüğüne bağladığı anlam değişince farklılık yaşadığına şahitlik ediyoruz bizde yaşamımız içinde bazı olayların anlamını değiştirerek farklılıklar yaşayabilir miyiz ? Eğitmekle sorumlu olduğumuz insanlara bu yöntemi kullanarak değişime taşıyabilir miyiz ?
Korkularınızı Oluşturan Sizin Kendi Düşüncelerinizdir Josef Kirschner
Korkularıyla ilgilenen bir kişi, bu işin üstüne ciddiyetle eğilmeden önce, ilk olarak kendine şu soruyu yöneltmelidir: “Niçin ve nelerden korkuyorum ve bu duygu nasıl oluşuyor?” Korkunun, hayatımızda çok önemli bir işlevi (fonksiyonu) vardır: Korku, bizi körü körüne bir felakete sürüklenmekten kurtarır. Bir tehlike anında bize sinyal verir: “Dikkat, tehlike var! Kendini koru” gibilerinden uyarılar yapar. Bundan sonra nasıl davranacağımıza ise, kendimiz karar veririz: “Ne yapıp edip şu işin altından kalksam mı? yoksa “aman boş ver mi desem?” konusundaki karar bize aittir. Eğer ortada somut bir sinyal yoksa ve de kendimizi yeterince güçlü hissediyorsak, gözümüzü yıldıran korkulara karşı koyabiliriz. Korkulardan kendimizi koruyabilmek için hem düşüncelerimizden, hem de hayal gücümüzden yararlanabiliriz. Eğer bir tehlike sinyali karşısında kaçma eğilimi gösterirsek, bunun da bazı sebepleri vardır: Hakkında az şey bildiğimiz bir tehlikeyi nedense hep abartırız.
Tehlike hakkında her şeyi bilsek bile, onu yenebilme yeteneğimizi küçümseriz. Başkalan tarafından cesaretimizin kırılmasına göz yumarız.
Bir işin altından kalkmak yerine, işi tembelliğe vururuz ve: ‘Boş ver. Bu işe girişerek kendimi riske atmayayım” diye düşünürüz.
Kısacası, genelde, harekete geçmek yerine, pasif kalmayı tercih eder ve henüz işin başındayken, yelkenleri suya indiririz. Halbuki: “Dur yahu, niye korkuyorum ki? Once şu durumu bir gözden geçireyim hele” diyebil-sek, ilk adımı atmış oluruz. Bu Korku Çemberini yaramazsak, bırakın bir sürü diğer sonucu, en azından akşamları şöyle keyiflice, hiçbir şeyi kafamıza takmadan yatağa girip, uyumak ve ertesi gün de dipdiri kalkmak imkanından bile yoksun kalırız.
Kimbilir son bir yıl içinde, sırf bu nedenle, kaç kişi, ne kadar ilaç yuttu? Kimbilir birçok insanda ne gibi bedensel ve ruhsal bozukluklar meydana geldi? Bu gibi insanların böyle durumlarda nasıl çaresiz kaldıklannı bilirim. Çünkü hem kendime, hem de bu gibi kişilerin sorunlanna bir çözüm bulabilmek için saatlerce kafa patlattığım çok olmuştur.
Günümüz tıbbı için “uyuyamamak”, bir sorun değildir. Çünkü piyasada bedeni ve ruhu uyuşturarak rahatlık sağlayacak bir sürü ilaç vardır. Ama bunlann insanlar üzerinde ne gibi yan etkileri olduğu konusu hiç konuşulmaz. Onemli olan, ilaç tüketiminin artmasıdır. Böylece uykusuzluğa neden olan korkularımız, sanayiye ve ekonomiye yarayan bir faktör halini alırlar. Bu durumda bizler artık, onların imalatlarını ayarladıkları birer rakam haline gelmişiz demektir.
Oysa başkalarından medet ummak yerine, korkularımızı kendimiz yenmeye uğraşsak, onların çıkarlarının bir aracı olmaktan kurtulurduk.
Akşamları zamanında yatağa girmenize rağmen uyuyamıyorsanız, bir kısır döngünün içine girmişsiniz demektir. Bunu aşmak için üç aşamalı bir program uygulamak mümkün. Ama önce korkunun nasıl oluştuğunu inceleyelim
Birinci Aşama Bütün gün: “Bakalım bu gece uyuyabilecek miyimr diye düşündüğünüzde, aklınıza bir evvelki gece gelecek, yani yatakta nasıl bir yandan öbür yana dönüp durduğunuz, zihninizden geçen binbir türlü düşünce sizi rahatsız edecek ve “ben niye bir türlü uyuyamıyorum sanki? diye kendinizi yemeye başlayacaksınız.
İkinci Aşama Yatağa yatmış durumdasınız ve durmadan: “Şimdi uyuman gerekiyor” diye kendi kendinize telkinde bulunuyorsunuz. Fakat bunun hiçbir faydası olmadığını görüp de, vücudunuza, istediğiniz şeyi yaptıramayacağınızı anlayınca, korkunuz, paniğe dönüşecek.
Üçüncü Aşama Kendi çabalarınızla bir sonuca varamayın-ca, pes edeceksiniz. Kendinize olan güveniniz sarsılacak, aşağılık hissine kapılacak ve: “Bende iş yok arkadaş. Bu işi gene kıvıramadım” diye düşünmeye başlayacaksınız. Kendi kendinize yaptığınız bu itiraftan sonra, belki de büyük bir rahatlama duyarak bitkin bir şekilde uykuya dalacak, ya da başka çarenin kalmadığını görüp, uyku ilacından medet umacaksınız.
Bizi paniğe sürtikleyen üç aşamalı bu Korku Çemberi'ni kırmaya çalışırken, iki şekilde davranmak mümkündür:
1- Bir gece önceki başarısızlığı, bu nedenle de içine düştüğümüz çaresizliği ve aşağılık duygusunu hayal gücümüzün yardImIyla, biraz da abartılı bir şekilde hatırlar ve: “Bu gece de Ama böyle yapmayıp, hayal gücümüzü kullanarak, olayı bir başka biçimde de, değerlendirebiliriz. Bu yeni kurgu içindeki filmde biz, gayet rahat ve gevşemiş olarak yatağa uzan-mışızdır ve aklımızdan hep güzel şeyler geçmektedir. Çaresizlikler geride kalmıştır ve kendimizi oldukça güçlü bir kişi olarak his-setmekteyizdir. İşte konuya böyle yaklaşınca da, nefes alışımız daha rahat ve düzenli bir hal alacaktır.
2- Yatağa yatar yatmaz: Bakalım bu kez uyuyabilecek miyim? Bütün gün, “derin nefesler alırsam, uyuyabilirim' diye düşünnıüştüm. Bunu şimdi uygularsam bir faydası olur mu acaba?” diye aklımızdan geçirebiliriz. Böyle bir durumda, hayal gücümüzün kasetine ‘Huzursuzluk ve Çaresizlik” filmini çekmekteyiz demektir. Bu durumda, uyanıkken yakalanmadığımız korku, bu kez yakamıza yapışır ve önceki gecelerin korku filmi, anılarımızda canlanıverir ve korku yeniden bize galebe çalar, yani bizi yenik düşürür. Bunun sonucunda da, kuşkularımız çaresizliğe dönüşür.
Korkunun ağına yakalanıp, durmamızın asıl nedeni, düşüncelerimizi hep yanlış filmlerde oynatmaktır. Ama istersek, buna karşı “alternatif bir filmi devreye sokabilinz. Bu türlü bir filmde, rüzgarın etkisiyle sallanan ekinleri, ağır ağır bize yaklaşmakta olan bulutları görebilir, sonra da derin solunum hareketleriyle rahatlar ve düşüncelerimizi korkunun egemenliğinden kurtarabiliriz.
Uyku uyuyamamanın ya da uyumanıza rağmen, sabah dinç olarak kalkamamanm asıl nedeni, günlük yaşantımızda oluşan korkular ve bunların gerginliğinden sıyrılamaya-rak, onları uykuya taşımaktır. Bunlara birkaç örnek verecek olursak:
Tartıştığımız mesai arkadaşlarımıza ya da amirlerimize karşı duyduğumuz korku. Imtihanda nasıl başarısız olacağını ve sonra da bunu nasıl mazur göstereceğini düşünen öğrencinin ya da buna benzer bir durumdaki kişilerin korkusu.
Evlilikte (veya evlilik dışı) bir diğer insanla beraber yaşamaktan dolayı ortaya çıkan korkular. Şunu hiç aklınızdan çıkarmayın; birbirini sevmek, birbirinden korkmamak anlamına gelmez. Hemen her gün ve her yerde karşımıza “kesin bir karar verme durumu” çıkmaktadır. Böyle bir durumla karşılaştığımızda bizler, genellikle hep aynı soruyu sorarız: “Korku düşüncesini kafamdan silmeye uğraşmaktan-sa, onu kendi haline mi bırakayım, yoksa onu istediğim ve bana faydası dokunacak bir biçimde yönlendirmeye mi gayret edeyim?” Çoğumuzun ikinci durumdan yana bir tavır koyduğumuzu sanıyorum.
" Böyle Bir Dostunuz Oldu mu..?
Daima düşünceliydi
Susması konuşmasından uzun sürerdi.
Lüzumsuz yere konuşmazdı.
Konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı.
Dünya işleri için kızmazdı.
Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
Kötü söz söylemezdi.
Affediciliği tabii idi, intikam almazdı.
Düşmanlarını affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Kimseyle çekişmezdi.
Çok konuşmazdı.
Boş şeylerle uğraşmazdı.
Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.
Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.
Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz ve ayıplamazdı.
Kimsenin kusurunu araştırmazdı.
Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.
Her zaman ağırbaşlıydı.
Konuşurken çevresindekileri kuşatırdı.
Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.
Yürürken ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmazdı.
Adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilirdi.
Vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.
Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Dostlarına şöyle derdi: Dünyada garip bir kimse, yahut bir yolcu gibi ol.
Her zaman hüzünlü, fakat mütebessim bir haletle dururdu.
Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.
Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilmezdi.
Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmezdi.
Bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan,
haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım.
Sıradan değildi. Ama sıradan insanlar gibi yaşardı.
Amaç Belirlemenin Gücü
Hayatımı kendim planlamazsam bunu birileri ancak kendi menfaatleri doğrultusunda yapacaktır. Hayatta başarılı olmak için sahip olmanız gereken ilk şey nedir? Çalışkan olmak mı, bilgili olmak mı? Hayır, doğru cevap “Bir amaca sahip olmaktır”. Aradığını bilmeyen bulduğunu da anlayamaz denir. Gerçektende bu hayatta ne aradığınızı bilmezseniz bulduğunuzu nasıl anlayacaksınız? Hedefinizi on ikiden vurabilmek için önce bir hedefinizin olması gerekir.
Bir Üniversitenin mezunları arasında yapılan bir araştırma; (Yale Üniversitesi)Buna göre mezunlarla yapılan görüşmede onlardan açık ve belirli amaçlara sahiplerse bunlara nasıl ulaşacaklarına ilişkin planlarını yazmaları istenmiştir. Mezunların sadece %3'ünün böyle yazılı amaçlara sahip olduğu görülmüştür. Yirmi yıl sonra 1973'te araştırmacılar 1953'te görüşme yaptıkları kişilere tekrar gitmişler, diğer konular bir tarafa daha önce yazılı amaçlara sahip olan %3'lük kesimini finansal açıdan ; geri kalan %97'nin toplamından daha iyi durumda olduklarını görmüşlerdir. Bu sadece kişilerin finansal gelişmelerini göstermektedir. Araştırmacılar ölçümü zor olan; mutluluk, neşeli olma gibi subjektif durumlarda da %3′lü' kesimin çok daha iyi olduklarını belirlemişlerdir. Bu durum, amaçlarını belirlemenin gücünü göstermektedir.
- Geçenlerde televizyonlarda bir kişi cumhurbaşkanı Demirelinde bulunduğu birçok kişinin önünde iki parmağını kesti. İş bulabilmek için olağanüstü cesaret isteyen bu işi yapan kişi hedefine ulaşamadı, daha kötü bir sonuç aldı yani hapse girdi ve hayatını daha da zorlaştırdı. (iki parmağından oldu). Bu parmağımı kesmeliyim yerine “300-400 dolarlık bir iş bulmalıyım diye kendisini şartlandırsaydı ve bu kararlılıkla yola çıksaydı muhtemelen hedefine ulaşabilirdi.
- Gelecekte şimdiki yüzünüzü hatırlamak için fotoğraf çektiriyorsunuz. Ya şimdiki hayallerinizin fotoğrafını çektirmeye ne dersiniz? Bunu yolu hayallerinizi yazmaktır. Hatta eliniz uyuşuncaya kadar kalemi kaldırmadan ve yoğun bir şekilde yazmak daha güzeldir.
- Araba almaktaki asıl amaç ulaşım olsaydı pahalı arabaları kim alırdı ki. Bir anne “Onları seyredecek birileri olmasaydı kaç kişi Mercedes'e binerdi ki?” diye soruyordu. Sizde asıl amaçlarınızı açığa çıkarın. Cemil Meriç'e göre bir kapitalist üç şey ister; “servet, şehvet ve şöhret”. Aslında birçok istek bu üç beklentinin maskeli halidir.
- Aynı anda hem ders çalışmanız gerekebilir (yapılması gereken) hem de sinemaya gitmek isteyebilirsiniz (yapılmak istenen). Başarı fedakarlık gerektirir. Yarınlar rahatlarına kıyanların, yapmak istediklerine sınırlar koyabilenlerin olmaktadır. V.Koç “O kadar çok çalıştım ki; çalışmaktan vakit bulamadım”.
- İnsan “Başarı canın ne istiyor ise onu yapmaktır” diye inanırsa zevklerinin esiri olur. beşeri zevkler deniz suyuna benzetilir. İçtikçe susar susadıkça içersiniz. “Başarı insanın kendisini birşeylere adamasıdır” diye inanan kişi de yanlışlar yapar. Amacının gölgesinde, sıkıcı bir hayat yaşar. Başarılı olsa da muhtemelen sıradan bir insana özenir. Hayatını bir hazineyi aramaya adarken, elindeki hayat adlı hazineyi boşa harcar. Önemli olan nokta dengedir. Dengeyi bulmak için ölçülü olmalıyız.
- Unutmayın ki eğer Kızılay'a genel müdür olmak istiyorsanız yardımsever, politikacı olmak istiyorsanız sabırlı, hukukçu olmak istiyorsanız adil ve dürüst, işadamı olmak istiyorsanız zeki ve gerçekçi, yazar olmak istiyorsanız duyarlı olmanız gerekiyor.
- Eski Sovyet sporcuların, olimpiyatlardan tüm madalyaları toplamasının en önemli nedeni, batılı sporcuların “Kendileri için” sovyet sporcuların ise “Komünizm için” mücadele etmeleriydi.
- Tarık bin Ziyad Endülüs (İspanya) devletine çıkınca geldikleri gemileri geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırmak için yakmasaydı, İspanya fethedilebilir miydi? Belki. Ancak başka olasılığın, seçeneğin olmaması, beyinde inanılmaz bir güç potansiyeli uyandırır.
Temel Başarı Prensipleri
--------------------------------------------------------------------------------
Ø Eleştirme, erteleme, suçlama, şikâyet etme...
Ø Karşınızdakini dürüstlük ve içtenlikle övün...
Ø Karşınızdakinde güçlü bir istek uyandırın- yüreklendirin...
Ø Karşınızdakine içten bir ilgi duyun...
Ø Gülümseyin...
Ø Karşınızdakine ismiyle hitap edin...
Ø İyi bir dinleyici olun. Karşınızdakine, kendinden bahsetmesi için cesaret verin...
Ø Karşınızdakinin ilgilendiği şeylerden bahsedin...
Ø Karşınızdakinin kendini önemli hissetmesini sağlayın bunu içtenlikle yapın...
Ø Bir tartışmadan en iyi sonucu almanın tek yolu, tartışmadan kaçmaktır...
Ø Karşınızdakinin fikrine saygı gösterin ve asla ‘'yanılıyorsun'' demeyin...
Ø Eğer hatalıysanız bunu hemen kabul edin...
Ø Konuşmaya dostça başlayın...
Ø Karşınızdakinin size hemen''evet'' demesini sağlayın...
Ø Bırakın konuşmanın çoğunu karşınızdaki yapsın...
Ø Empati kurun...
Ø Karşınızdakilerin düşünce ve isteklerine anlayışla yaklaşın...
Ø Fikirlerinizi canlandırın...
Ø Rekabet yaratın...
Ø Konuşmaya içten bir iltifat ve övgüyle başlayın...
Ø Karşınızdakinin hatalarına üstü kapalı bir şekilde değinin...
Ø Karşınızdakini eleştirmeden önce kendi hatalarınızdan bahsedin...
Ø Doğrudan emir vermek yerine sorular sorun...
Ø Karşınızdakinin gururunu kurtarmasın izin verin...
Ø Övgü ve takdirlerinizde içten ve cömert olun...
Ø Karşınızdakine koruması gereken bir ün verin...
Ø Karşınızdakine cesaret verin, hataların kolay düzeltilebilirmiş gibi görünmesini sağlayın...
veeeeee Karşınızdakine SEVGİ gösterin...
Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:
Mevlânâ'nın, biricik oğlu Sultan Veled'e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri, -onun tanıtmaya çalıştığımız- şahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.
Mevlânâ, oğluna der ki:
"Bahâeddin! Eğer dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
Merhem ve mum gibi ol,
iğne gibi olma,
Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen
fena söyleyici,
fena öğretici,
fena düşünceli olma!
Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir.
Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir.
Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.
Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.
Bütün peygamberler ve velîler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular.
Mevlânâ, oğluna der ki:
"Bahâeddin.' senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.
Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki: "Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni çok anmaktan geri durmayın."
Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalbde o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz"
Hz.Ali'nin hikmetli sözleri
Acelenin meyvesi yanlışlıktır.
Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir.
Adalet için en büyük talihsizlik, devleti idare edenlerin zalimliğidir.
Adalet, halkın dirliği ve düzeni, idarecilerin ise süsü ve güzelliğidir.
Adalet ve eşitliği gözetmek siyasetlerin en iyisidir.
Adil ol, kudretin sürekli olsun.
Adilane davranış siyasetlerin (yönetimlerin) en iyisidir.
Affetmekten utanmayın. Cezalandırmakta acele etmeyin.
Ahmak, her lafın başında yemin eder.
Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.
Akıl gibi zenginlik, cehalet gibi yoksulluk yoktur. Edebe uymak bir kazanç, danışmak bir güçtür.
Akıllı bir insan fakir olabilir, fakat o hiç kimsenin sadakasına muhtaç değildir.
Akıllı kişi, tecrübelerden ibret alan kimsedir.
Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister.
Akıllı düşmanınsa bile danış, bilgisiz dostun fikrini geç.
Akıllı insanların en mutlusudur.
Akıllının dili kalbindedir, ahmağın dili ise ağzındadır.
Akıllının tahmini, cahilin kesin bilmesinden daha doğrudur.
Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.
Akil kişi, kemal talep eder.
Akraba düşmanlığı, akrep sokmasından beterdir.
Alçak gönüllülük, en büyük şereftir.
Alçak gönüllülük, ilmin meyvesidir.
Aleyhine kesin delil olmayan kişiyi mazur tutun; o kişi benim.
Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolu altına alır.
Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir.
Aptallığın en büyüğü medh ve zemde ifrada kaçmaktır.
Arkadaşın hayırlısı, sana doğru yolda iyi delil olandır.
Asıl yetimler, anadan ve babadan yoksun olanlar değil, akıldan yoksun olanlardır.
Aşağılık insanlarla yakınlaşmaktan kaçın, onlar ki yapmacık sevgilerini gösterip içlerinde kötülüğü saklarlar. Onları hoşnut tuttuğun sürece sana sevgi duyarlar, verici olmaktan geri kalırsan sana zehirlerini akıtırlar.
Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken, başkasını ayıplamandır.
Aynı anadan babadan doğanlar, senin miras kardeşlerin; uzak yerlerden gelen, huyu suyu sana benzeyenler ise senin öz kardeşlerin sayılırlar.
Az ibadet edip çok çalışmak, çok ibadet edip az çalışmaktan üstündür.
Az yemek yemek sağlıktır.
Azarlamada aşırılık inat ateşini alevlendirir.
Azgınlığın sonu ya rezil veyahut yok olmaktır.
Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.
Azla yetinen kimse zengindir.
Ömür Kumaş Gibi Degil Ki
<"Ünlü bir dokumacının özenle dokuyup sattığı bir top kumaşta bir kusur görülür ve dokumayıca iade edilerek bedeli geri istenir.Dokumacı parayı verir fakat iki damla yaş süzülür yanaklarından.
Sorarlar:
Niçin ağlıyorsun? Kumaşı verdik diye bu kadar üzüleceksen alıp gidebiliriz.
Paranda sende kalır.
Dokumacı cevap verir:
Hayır kumaş için ağlamıyorum.
Onun bir kusuru görüldü ve geri çevrildi.Fakat, ya ömür boyu yaptıklarım...
Allaha arz olunduğunda böyle bir kusur yüzünden geri çevrilecek olursa, halim nice olur benim? Bir an bunu düşündüm de ağladım.
Hayat kumaş gibi değil ki, düzeltilsin ya da tekrar dokunsun!
Sorumluluk Sahibi Çocuk Yetiştirebilmek
Nalan Doğan Aydın Günümüzde her anne baba sorumluluk sahibi, kendine güvenen, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendini özgürce ifade edebilen bireyler yetiştirmek ister. Nedir sorumluluk sahibi çocuk? Sorumluluk sahibi çocuk denildiğinde; kendi kararlarını verebilen, karar alırken ellerindeki kaynakları kullanabilen, değer yargılarını gözetebilen, bağımsız davranan başkalarının haklarını çiğnemeden kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen çocuklar aklımıza gelir Çocuk bir şeyi başarmak ya da ulaşmak istediği şeye ulaşma çabasında iken destek görürse sorumluluk alma noktasında başarılı olur. Çocuklarımızı yetiştirirken : aman, o daha çocuk yapamaz, aman o daha çocuk bilemez anlayışı yerine her anne baba çocuğun yaşına uygun sorumlulukları vermelidir ve bu sorumlulukları yerine getirirken çocuğun başarı kazanması için gerekli zaman ve zemini hazırlamalıdır. Çocuğa karşı vicdanen kendimizi rahat hissettirecek davranışlar yaparak, onun her isteğini yerine getirerek iyi bir ebeveyn olma yolunda ilerleyemeyiz. Aman üşür hasta olur, aman yorulur, aman sokakta oynamasın kötü şeyler öğrenir vb. diyerek onu bir cam fanus içinde büyütmeye çalışmak yerine, gerçek dünyadan uzaklaştırmadan, koşmasına , oynamasına, terlemesine, kirlenmesine izin vermeliyiz. Çoğu ailede çocuğun ne yiyeceğine, ne giyeceğine, nerde nasıl konuşacağına anne baba karar verir. Bu da yetmez. İlerde evleneceği kişiye de çoğunlukla ebeveynler karar verir. Bu durumda, bu çocukların kendine güvenli, sorumluluk sahibi bireyler olması ne kadar beklenebilir? Çocuğa soru sorulduğunda, soruları çocuk adına cevaplamaktan vazgeçelim. Misafirlikte bu durumla çoğu zaman karşı karşıya kalırız. Çocuğa isteği sorulduğunda; “hiçbir şey istemez teyzesi.” Çocuğa hediye verildiğinde anne hemen araya girer, “Teşekkür et amcaya çocuğum”. Çocuğun içinden geldiği gibi davranması hep engellenir. Ona olması gerekenler öğretilirken, kurallardan oluşan bir dünyada büyütmek gerçek dünyayı tanımasını engellemekten öteye gitmez. Çocuğumuzun sağlıklı bir karakter yapısına uygun bir tarzda gelişmesini istiyorsak ona küçük yaşlarından itibaren kendine güven duygusunu geliştirecek yaşına uygun sorumluluklar verelim. Bu sorumluluklar onu cezalandırmak için bir neden değil de,kendi kabiliyetinin farkına varma şeklinde olmalıdır. Bu tür sorumluluklar çocuğun kendine saygınlığını arttıracaktır. Çocuğu sosyal hayatın reel dünyasına kendi başına karar verebilen,saygınlığını koruyacak bir karakterde hazırlayabilirsek başarılı bir adım atmış oluruz. Bu noktada çocuk kendisine verilen görevleri yapmasının kendi saygınlığıyla paralellik arz ettiğini gördükçe bu noktada daha bir azimli olacaktır. Çünkü “bir insanın işini benimsemesi ve görevlerine özen göstermesi onun kendine karşı olan sorumluluğunun doğal bir parçasıdır”Bu mantığı yakalayan bir birey görevlerinde başarılı olarak kendine karşı söz getirmeyecektir. Şahsiyetini de rencide ettirmeyecektir. İnsanın kendisine karşı sorumluluğunun bir başka boyutu ise bulunduğu toplumda kendisini “Ben”olarak kabul ettirmektir. “Şu bakanın oğlu,şu milletvekilinin kızı,şu doktorun çocuğu”veya “Ben şu holdingin sahibinin çocuğuyum”, “Ben şu medya patronunun çocuğuyum”diye tanıtmak kendimize olan saygınlığımızın kayboluşu anlamına gelir. Bunun için çocuklarımıza küçüklüklerinden itibaren “Kendileri”olmaları,kendi özellikleri,yetenekleri,kabiliyetleri,zihni ve ruhi olgunlukları,kendi başarı ve başarısızlıkları ile var olmayı öğretmek gerekir. Varlığını veya kabullenirliğini başkasının unvanlarının gölgesinde arayan çocuğun kişiliği gelişemez. Hayati boyunca birilerinin koruyuculuğuna muhtaç birisi olarak yaşar. Gerçi bu tür insanlar kendileri gibi “patolojik kişilikler tarafından el üstünde tutularak şakşaklanabilirler. Ancak bu onların sağlıklı ve gelişmiş kişilik yapısı kazanmış bireyler olduğu anlamına gelmez. Çocuklarımızın kendilerine karşı sorumluluklarının bir başka yönü ise haksızlığa uğradıkları zaman haklarını aramasını bilmeleridir. Bu noktada sorumlu olmadıkları bir işle yükümlü tutuldukları zaman buna karşı olumlu tavır geliştirme bilincine sahip olmaları gerekir. Veya kendilerine verilmesi gereken haklarına el konulduğu zaman bu haklarını isteyebilmelidirler. Ancak bunu yapabilmeleri küçüklükten itibaren sorumluluk bilinciyle yetiştirilmeleri ve kendilerine seçme fırsatı tanınmasıyla mümkündür. Bu konuda Engin Geçtan da “insanlara gerektiğinde ‘hayır!'diyebilmek ve bundan ötürü suçlanmamak kadar,onlardan bir şeyler isteyebilmek ve beklentilerimizi hissettirebilmek de kendimize karşı sorumluluğumuzun bir parçasıdır” demektedir. Ancak çocuklarına bu sorumluluk bilincini verebilecek “önemli yetişkinlerin” ilk önce kendilerinin sorumluluklarının farkında ve bilincinde olmalıdırlar. Bu anne-babalar çocuklarının haklı talepleri karşısında azar,tehdit,alay gibi olumsuz tepkilerde bulunmamaları gerekir. Sorumluluk denince; sanki anne baba tarafından verilen görevleri harfiyen yerine getiren çocuk sorumludur kavramı anlaşılmamalıdır. Sorumluluk sahibi çocuk, problemlere kendince çözümler bulur, karar verir ve bu kararların sonucuna katlanacağının farkındadır. Çocukların gelişimi için aile içinde; kararlara katılmasına ve bu kararların sonuçlarıyla ilgili olarak risk almasına izin verilmelidir. Erich Fromm'un da dediği üzere “ ilgi ve bakım, sevginin başka bir yanını ortaya koyar. Bu da sorumluluktur. Günümüzde sorumluluk ve görev kişiye dışarıdan yüklenmiş bir şey anlamına gelir genelde. Oysa gerçek anlamda sorumluluk, tümüyle gönüllü yapılan bir davranıştır; bir başkasının açıkça görülen ya da üstü kapalı gereksinimine verilen yanıttır. Sorumlu olmak, yanıtlayabilmek ve yanıtlamaya hazır olmak demektir Çocukların bir yandan yaşadığımız çağın güçlükleriyle bireysel olarak başa çıkabilmeleri, diğer yandan da toplumun varlığında itici güç olmaları isteniyorsa, verilen eğitimin onlardaki yaratıcılık, kendine güven, insiyatif alma, bağımsız düşünme, öz denetim ve sorun çözme potansiyellerini geliştirmeleri sağlanmalıdır.. |
Tevbe Etmek
| Tevbe Etmek Yapılan her günah için tevbe etmek vaciptir. Şayet işlenilen günah kullar arasında olmayıp insanoğlu ile Rabbi arasında ise tevbenin kabul olması için üç şart gereklidir. |
|
|